
The poem of the mind in the act of finding
What will suffice. It has not always had
To find: the scene was set; it repeated what
Was in the script.
Then the theatre was changed
To something else. Its past was a souvenir.
It has to be living, to learn the speech of the place.
It has to face the men of the time and to meet
The women of the time. It has to think about war
And it has to find what will suffice. It has
To construct a new stage. It has to be on that stage,
And, like an insatiable actor, slowly and
With meditation, speak words that in the ear,
In the delicatest ear of the mind, repeat,
Exactly, that which it wants to hear, at the sound
Of which, an invisible audience listens,
Not to the play, but to itself, expressed
In an emotion as of two people, as of two
Emotions becoming one. The actor is
A metaphysician in the dark, twanging
An instrument, twanging a wiry string that gives
Sounds passing through sudden rightnesses, wholly
Containing the mind, below which it cannot descend,
Beyond which it has no will to rise.
It must
Be the finding of a satisfaction, and may
Be of a man skating, a woman dancing, a woman
Combing. The poem of the act of the mind.
Stevens.
Çalışamıyorum.
Mutsuzluğumu paylaşmak istiyorum. Evet.
(Source: jjabramsed, via upsydownsy)

(via misswallflower)
Bugünü (an itibariyle dün oluyor aslında) hiçbir şey yapmamaya adayarak, iki gün üst üste kulüpte sürünmenin acısını çıkarmaktı amacım. Sabahki efsane Community maratonundan sonra, akşam seansını da bir filmle süsleyeyim istedim. Bazen özellikle sığ, sonrasında hatırlamayacağım ucuz romantik komediler izlemek istiyorum (ve fakat bunda bile belirli bir standardım var), bugün de öyle istedi canım. Hani aşıklar kavuşamasın, duygusal sahnelerde azıcık gözlerimiz dolsun, ama sonra bir yolunu bulsunlar ve ben de Amerikan dizilerinden öğrendiğimiz ”awww” isimli tepkiyi vereyim. Lise ikideki sömestr tatilinde One Tree Hill’in 3 sezonunu günde 8’er bölüm izleyerek bitirmiş biri olarak söyleyebilirim ki, lise konseptli filmleri aşalı bayağı olmuş. Bunu bugün A Walk to Remember’ı izlerken resmi olarak anlamış bulundum. Cici kızın popüler çocuğu değiştirme süreci, her şey iyi giderken kızın pat diye ”aslında ben kanserdim sana söylemedim” falan demesi o kadar zoraki ki aslında. Kızdım bir yandan da. Bir buçuk saatim çöpe gitti, geri kalanını da izlemedim, zaten link bozuldu. Bir daha ”ay çok ağlak bi moddayım, şöyle 500 Days of Summer tadında bi şey olsa da izlesek kihkih” demiyorum, direkt olarak Godfather serisine dalıyorum.
***

Zagreb’deki uluslararası konferanstaki Eurovillage’da (çok da net hatırlayamamakla beraber, çok içmemiştim halbuse) İrlanda masasında nispeten erken buluvermiştim kendimi. O koca spor salonunda sen bir tur atana kadar aç çocuklar her şeyi silip süpürüyor zaten. Fransa masasından macaroonlari toplayıp, bizim masada rakı içince (şimdi hatırladım), alnıma Belçika renkleriyle loser yazmış idim, sonra aynaya bakarak yazdığımı fark edip, yazının ters olduğunu idrak etmiştim, alınız size ironi. Neyse çok dağıldım, olay aslında şu, İrlanda masasında kızın teki bana kek dilimlerinin olduğu bir tabağı uzatıp şöyle demişti: ”Bu dilimlerden bir tanesinin içinde bir yüzük saklı. Eğer hangisi olduğunu bulursan evleneceksin anlamına geliyor”. Ben de dünyanın en batıl inançlı insanı olarak (sarcasm alert) rastgele bir dilim seçtim ve hakikaten de içinden yüzük çıktı. Anı olsun diye, yüzük parmağıma taktım. O gün bu gündür de parmağımdaydı. Geçenlerde yüzüğün biraz eskimeye başladığını fark ettim ve dedim ki, bu yüzük kırılırsa şansım dönsün. Yüzüğün kırılmasını istemiyordum, çünkü anılar büyüktür bağlanılan umut. Ama bir yandan şansımın da dönmesini istiyordum.
Sonra o yüzük kırıldı.
***
Yine ders çalışmam gereken bir süreç, yine. Benimse içimden böyle çileklerle karpuzlarla deniz kenarında yeşillikler arasında piknik yapmak, efendime söyleyeyim salatamı şarabımı alıp kitap okumak, hamama gitmek falan geliyor.

(Source: wafflesovrbitches, via iseetinymen)
Salak insanlara tahammül edemiyorum.
Ellerim falan titriyor yani söylediklerini dinlediğimde, yazdıklarını okuduğumda.
Hayat bir münazara çünkü ve hepimiz argümanlarımızı kuşandık?
Sen, sen, ben, ben, siz ve düşünceleriniz, ananızı da alıp gidiniz. Mi?
Post modern entry girdim onlar yüzünden.
Te allam.
Sirkeci Bambi’deki kedinin adı Mahmut idi.
Çok tatlı bir kediydi kendisi.
Sevdim.
Hiç Boğaziçi’nin kedileri gibi değildi.
Gerçi bizim kediler de artık batmıyor bana o kadar.
I made a pact with you Walt Whitman dedik birbirimize herhalde.
***
Lomography Store’a girip kimseyi bulamayınca, sandalyede oturan kızın kafasını kaldırmasını bekledim 5 saat. Meğer 123’ün vokali Dilara imiş. Suratına o kadar uzun bakınca da merhaba gibi bir şeyler gevelemek durumunda kaldım.
***
Limonatamın yanına mozaik pasta ikram eden kafe sahiplerini çok seviyorum.
Ben biraz daha ders çalışayım en iyisi.